SİVAS DA FOTOKAPANLAR KURULDU

Okuduğunuz haber
TUZLA GÖLÜ TANITIM BEKLİYOR

Sarıoğlan da ağaç dikme etkinliği

Anasayfa   /    Özel Haber    /    TUZLA GÖLÜ TANITIM BEKLİYOR

TUZLA GÖLÜ TANITIM BEKLİYOR

Türkiye’deki Önemli Doğa Alanından biri olan ve 1993 yılında birinci derece SİT alanı ilan edilen Tuzla (Palas) Gölü, Orta Anadolu bölgesinde bulunan tuz göllerinden, insan aktivitelerinden kısmen etkilenmeden kalan tek göldür. Kayseri’nin 40 km kuzeydoğusunda yer alan gölün çevresi çamurluk alanlar, tuzcul bitki bozkırları, tatlı su düzlükleri, sazlık ve bataklıklar, kayalık tepelerle çevrilidir. Ayrıca, göl içinde küçük adacıklar vardır. Bu kadar geniş bir yaşam alanı çeşitliliğine sahip olmasıyla göl, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Ancak proje uygulanmadan önce yöre halkının hemen hemen tamamı, gölün değerini bilmemekte ve gölün kurutularak tarıma açılmasını istemekteydi.

ÖZEL HABER      12 Kasim 2020 - 08:54     5098     0

TUZLA GÖLÜ TANITIM BEKLİYOR
Bölge halkının gölün önemi hakkındaki farkındalık düzeyini artırmak için, bilgilendirme çalışmalarından, film gösterimi ve fotoğraf sergilerine kadar birçok aktivite gerçekleştirilmiştir. Proje kapsamında 42 dakikalık “Palas Gölü” adlı belgesel filmi ve 16 dakikalık “Palas Gölü” kısa filmi hazırlanmıştır. Bununla birlikte proje alanı başta olmak üzere, Burdur, Adana ve Kayseri de fotoğraf sergileri düzenlenmiştir. Kayseri’nin kuzey doğusundaki Tuzla Gölü, sadece insanların geçim kaynağı olan bir tuz yatağı değil, bir çok özel hayvan ve bitkinin de yaşam alanı. Gölün kıyısında uçsuz bucaksız tuzcul bitki bozkırları uzanıyor. Buralarda biten otları yiyerek beslenen hayvanların eti bir başka güzel oluyor. Göl, tuzluluğunu jipsli bir yapıya sahip olan kayalıklı tepelere borçlu. Kapalı bir havzada yer alması da cabası. Gölün üzerinde devamlı kanat çırpan irili ufaklı kuşlar, mevsiminde rengârenk açan çiçekler, ender bulunan bitkiler… İnsanoğlunun hızla kirlettiği ve tükettiği yeryüzünde, kısmen de olsa zenginliğini koruyabilerek bugüne kadar gelebilmiş, şimdilik, şanslı bir flora. Yarınlar içinse aynı şeyi söylemek kolay değil… Tuzla gölünün geleceğiyle ilgili kaygılardan bahsetmeden önce burada tuza bağlı olarak sürüp giden hayatın öyküyünü anlatmakta yarar var. Palas Ovası’nda deniz seviyesinden 1131 metre yükseklikte bulunan göl, yükseklerden inen derelerin sularıyla besleniyor. Değirmen deresi, Yertaşpınar, Körpınar, Başpınar ve Soğukpınar, kışları ve baharları birbirine sıkı sıkıya bağlı kızkardeşler gibi, koşarak yukarılardan aşağıya iner gibi… yükseklerden inip gölün tuzlu sularına karışıyor. Ama yaz sıcakları bastırınca, sular azalıp, yağışlar dindiğinde göl kımıldamaya başlıyor. Suları buharlaşıyor, kıyılardan içlere doğru azalıp bataklık haline geliyor. İnsanoğlunun binlerce yıldır peşinde olduğu hazine işte o zaman ortaya çıkıyor.; tuz, cömert güneş ışığının ateşli aydınlığında bir mücevher gibi parıldamaya başlıyor. Tuzla gölü 1993 yılında 1. derece Doğal SİT alanı ilan edildi. Çünkü bu bölge, İÖ 2. bin yılın başlarından beri birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştı. Hititlerle başlayan yaşam, Anadolu’nun sayısız kültürüyle beslenip kesintisiz olarak bugüne geldi. Tarihi İpek Yolu bu gölün kenarından geçti; insanlar bu gölün kıyısına, bazıları bugün hâlâ ayakta olan hanlar, kervansaraylar, ibadethaneler dikti. Çevre köylerinde zengin, bereketli bir hayat yüzlerce yıl boyunca sürüp gitti. Ve bu bereket yakın zamanlarda tükenmeye yüz tuttu. Kontrolsüz ve aşırı kullanım yüzünden gölün geçmişini aydınlatan ışık, yavaş yavaş sönüyor; Gelecek, endişeli gözlere biraz karanlık, biraz umutsuz görünüyor. Bu coğrafyada yaşayan insanların geçmişleri gibi gelecekleri de hâlâ “tuza” bağlı. Bugün 62 yaşındaki Fatma Akcamız, anne ve babasıyla gölden tuz çıkarmaya ilk gittiğinde henüz küçücük bir kız çocuğuydu. Geniş tahta tabanların üzerine lastik geçirerek yapılan ilk heliğini giydiğinde kaç yaşında olduğunu anımsamıyor ama bir kaç yıl öncesine kadar hâlâ diğerleri gibi gölden tuz çıkarıyordu. Artık bacakları ağrımasa, helikleri giyerken beli iki büklüm olmasa, çamura battığında eskisi gibi güçlü kollarının üzerine abanıp bedenini dikeltebilse yine göle gitmeye devam edecek. Eve giren ekmeğe o da bir parça katkıda bulunacak. Sultanhanı köyünde yaşayan 93 yaşındaki Osman Pirinç eski zamanları anlatırken gözlerini gökyüzüne dikiyor. Artık asla geri dönmeyecek bir sevgiliden bahseder gibi, gençliğinde nasıl tuz çıkardıklarını anlatıyor: “Göle giden pınarların önünü keserdik. Sıcaklar bastırınca da, su buharlaşıp uçardı. Dibe çöken tuzu kolaycana toplardık. Topladıklarımızın hepsini kıyıya yığardık. Kavak boyu yükselirdi tuz dağları. Ha bu arada kolcular vardı. Gece boyu tuzun başında kimse kaçak çıkarmasın diye onlar nöbet tutardı.” Gölden denetimsiz tuz çıkarma yasağı Osmanlı döneminde başlamıştı. Köylüler bin yıldır atalarının çıkardığı tuza yaklaşmaları yasaklandığı zaman büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Bir tas tuz çıkaranın bile kaçakçı sayılmasını önceleri çok yadırgadılar. Ama tuz bir hazine değil miydi zaten? Çok eski zamanlarda, İpek Yolu yolcularının konakladığı, ticari kervanların çuvallarını buradan tuzla doldurduğu, karşılığında yöre halkına paradan çok erzak verdiği dönemlerde Tuzla gölünden çıkarılan tuz, yöre halkı tarafından eşeklere yüklenip Sultanhanı’nda satılırdı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde tuz üretimi ve satışı daha sistemli bir hale geldi ve zamanla devlet eliyle pazarlanmaya başlandı. Göl çevresindeki tuzlalar o zaman yapıldı, su kaynaklarının yolları o dönem havzalara yönlendirildi. Böylece tuz çıkarmak günden güne daha kolay ve daha kârlı hale gelmeye başladı. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru borçlarla baş edemeyen ve hazinesi günden güne boşalan Osmanlı, bazı gelir kaynaklarını Düyûn-ı Umûmiye’ye devrederken tuzla gölünün gelirleri de diğer tuz havzalarının gelirleri gibi bu daireye aktarılmaya başlandı. Bir yandan resmi denetim, bir yandan asla önlenemeyen tuz kaçakçılığı yöre halkının asırlardır elde etmeye alıştığı, kendi hakkı saydığı tuzdan gelir sağlamasını gün geçtikçe zorlaştırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında da Palas halkının gölden tuz çıkarması yasaktı. Kolcular köylülere göz açtırmıyordu. Tuz savaşları günden güne kızışıyor, altlarında atları, ellerinde tüfekleriyle göl kıyısında nöbet tutan kolcuları atlatıp, evlerinin rızkını çıkarmak için mücadele eden köylüler bu yasağa bir türlü akıl sır erdiremiyorlardı. Her türlü tehlikeyi göze alıp canları pahasına gölden tuz çıkarmaya gidişlerini, bu yasağa direnişlerini anlatan Osman Pirinç, gençliğinde bu uğurda neredeyse hayatını kaybediyormuş: “Bir gece Palas tarafından göl kıyısına vardık. Baktık iki kolcu ılgınların arasında yere yatmış, uyuyor. Usulca yanlarına vardık. Gençlik cesareti işte, onları uyandırmamaya çalışarak tüfeklerini aldık. Sonra, ‘loda’ deriz biz, tuz yığınları vardı az ötede. Çöktük lodaların başına, çuvallarımızı doldurmaya başladık. Bu arada kolcular uyanıverdiler. Meğer görmemişiz, başka tüfekleri varmış çuvallarında. Bize ateş etmeye başladılar. Sırtımdan vuruldum…” Acısına göğüs gererek arkadaşlarıyla kaçıp kurtulmuş kolcuların elinden. Önce eşek sırtında köye götürmüşler onu. Oradan atlı arabayla Bünyan’a, sonra da Kayseri’ye. Tam iki gün sürmüş yolculuk. Yarası öyle derinmiş, öyle acı vermiş ki, tedavi olduktan sonra bir daha tuz çıkarmaya tövbe etmiş. Fatma Akcamız o zamanlar erkeklere acımayan kolcuların kadınlara pek dokunmadığını anlatıyor. O yüzden daha çok kadınlarla çocuklar gidermiş tuz çıkarmaya. Tuza gidilecek sabahların gecesinde köy halkının gözüne uyku girmezmiş. Gün ağarmaya başladığında erkekler köyde kalır, kadınlarla çocuklar eşeklere binip alaca karanlıkta yola koyulurmış. Kolcular gelmeden, saat sekize kadar çıkarabildikleri tuzu çıkarır, eşeğin sırtına yükleyip köye geri dönerlermiş. O zaman küçük bir çocuk olan Fatma Akcamız, dönüş yolunda eşeğin üzerinde uyuya kaldığını anımsıyor sık sık. Annesi eşeğe yürüsün diye vurdukça irkilerek uyandığını, korkuyla tuz torbasına sarıldığını, hatta bazen uyurken eşekten düştüğünü de… Bugün artık tuz çıkarmak yasak değil. Ama kadınlarla çocuklar hâlâ erkeklerle birlikte çalışıyorlar. Çocukluğunda olduğu gibi bugün hâlâ göle gidip çalışmayı sürdüren kadınlardan Sefa Boğa da kolcuların o zamanlar çocukların ağızını nasıl aradıklarını anımsıyor. Köylere gelir sokak sokak kaçak tuz çıkaranların izini sürerlermiş. Yolda gördükleri küçük çocukları tatlı dille kandırıp anne babalarının tuza gidip gitmediklerini öğrenmeye çalışırlarmış: “Annemle bizim gölden getirdiğimiz tuzu babamlar hemen ahıra yığarlardı. Sonra yığını bezlerle örter, üstüne de saman yığarlardı. Kapının önünde bir yabancı ses duyduğumuzda annem bizi tandırın içine saklardı. Çünkü kolcular uşakları kandırıp ağızlarından laf almayı iyi bilirdi. Bize hep anne babamızın gölden tuz çıkarıp çıkırmadığını, çıkarıyorsa o tuzları nereye sakladıklarını soruyorlardı. Kimimiz korkudan kimimiz boş boğazlığımızdan söyleyiverirdik herşeyi. Bunu bilen büyükler çocukları kolculardan köşe bucak saklıyorlardı.” O günler çoktan geride kaldı. Ayaklarına geçirdikleri heliklerle yumuşak bölgelerde bile batmadan ustalıkla tuz topluyorlar. Suyun buharlaşmasıyla göl yüzeyinde biriken tuzlar küreklerle toplanıp yanlarından kesilmiş bidonlardan yapılan pratik kızaklara yükleniyor. Kızakların uçlarına bağlanan halatları çeken köylüler, tuzu kıyıya taşıyorlar. Helikler ve kızaklar eski zamanlarda kullanılanlara çok benziyor. Ama kıyıya dökülen tuzların büyük bölümü artık eskisi gibi eşekler ve kağnılarla taşınmıyor. Onun yerine kıyıda bekleyen atlı arabalar, hatta kamyonetler var. Bu macerada, zamana direnip değişmeyen bir alışkanlık daha hüküm sürüyor: takas. Köylüler tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi çıkardıkları tuzu bazen para değil, erzak karşılığı satıyorlar. Çevre köylere, pazarlara götürdükleri malı, buğday, domates, patates gibi erzak malzemeleriyle değiş tokuş edebiliyorlar. Ama şimdilik! Çünkü değişim rüzgârları son yıllarda buralarda da hızla esmeye başlamış. O yüzden gölün ekosistemi tehlike sinyalleri veriyor. Sayıları henüz çok fazla değil ama tuz çıkarırken artık geleneksel yöntemleri tamamen terk eden ve böylece daha kısa sürede daha çok tuz çıkarabilen aileler var. Onlar artık ne helik ne de kızak kullanıyor. Tuzu, göl üzerinde düztaban kayıklarla dolaşıp öyle topluyorlar. Kayıkta, motora bağlı çelik halatlar var. Bu sayede hiç insan gücü harcamak gerekmiyor. Kayıklar doldukça kıyıya yanaşıp, tuzu kıyıda bekleyen kamyonet ya da traktörlere aktarıyorlar. Bu hızlı ve kârlı yöntem doğal örtüye ciddi zararlar veriyor. Kıyıda bekleyen araçların gün içinde defalarca yaptığı manevralar yüzünden ıslak çayırlar ve tuzcul step bitkileri eziliyor. Bitki örtüsünün zarar görmesi göl çevresindeki ekosistemin dengesini hızla bozuyor. Oysa burası nesli tehlike altında olan Arap tavşanı ve gelengi gibi memeli hayvanların; aralarında akça cılıbıt, angıt ve mahmuzlu kızkuşu da olan bir çok kuş türünün besin kaynağı. Bu olumsuz gelişmeyi yakından izleyen Erciyes Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim üyelerinden Dr. Cem Vural’ın söylediklerine kulak verince kaygılanmak elde değil: “Bu bölgede DoğaBel Derneği, GEF Küçük Destek Programı’nın da desteğiyle bir proje başlattı. Doğa ile Dost Tuz Çıkarımı Projesi” adı verilen bu çalışma kapsamında göl çevresinde koruma- kullanma dengesinin bozulması önlenmeye çalışılacak. Çünkü şu anda kıyı şeridinde yaşayan bitki ve kuş türlerinin yaşam alanı günden güne daralıyor. Yeryüzünde sadece burada ve Sultansazlığı’nda yaşayan ve bilimsel adı Elymus Elongatus(Host) Runemark Subsp. Salsus Melderis olan bir bitki var. Daha önceleri tüm kıyı şeridinde yaygın olarak bulunan bu bitki artık dar bir alanda yetişebiliyor. Çünkü tuz çıkarımında kullanılan motorlu araçlar bitki örtüsüne ciddi zararlar verdiler.”

YORUM EKLEYİN

X

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen ziyaretçilere aittir.

X

Habere hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.

GÜNÜN MANŞETLERİ